Osmanlı ve İslam Tarihi Videosu
Osmanlı ve İslam Tarihi Videosu
İslam Tarihi Ders Notu
CÂHILIYYE DÖNEMI
Bilgisizlik, gerçegi tanimama. Islâm, tam bir aydinlik ve bilgi devri oldugu için, Arabistan'da Islâmiyet'in yayilmasindan önceki devre, daha dar anlami ile Hz. Isa'dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana "cahiliyye" devri adi verilmistir.
Cahiliyye, insanin Allah'i geregi gibi tanimamasi, ona kulluk etmekten uzaklasmasi, onun ilâhî hükümlerine degil de kisinin kendi hevâ ve hevesine uymasi, insanlarin koydugu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düsüncelere inanmasidir. Kur'an-i Kerîm'de: "Onlar hâlâ Cahiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçegi bilen bir millet için Allah'dan daha iyi hüküm veren kim var?" (el-Mâide, 5/50) buyurulur. Islâm'in hakim olmadigi ortamlar Cahiliyye çaglaridir. Çünkü ilâhî bilginin kaynagindan yoksun olan ortamlardir. Islâm'in gelisinden önceki dönemde yasayan müsrikler Allah'a isyan etmis onun hükümlerine sirt çevirmis bir toplum olarak son derece ilkel ve cahil hayat sürüyorlardi. Cahiliyye Araplari'nin sürdügü hayattan ve içinde yasadiklari ortamdan bazi örnekleri söyle siralamak mümkündür:
Putlara Taparlardi
Cahiliyye insanlari Allah'in varligini kabul etmekle beraber putlara taparlardi. Onlar putlarinin Allah katinda kendilerine sefaatçi olacaklarina inanirlar ve: Biz onlara ancak bizi daha çok Allah'a yaklastirsinlar diye ibadet ediyoruz" (ez-Zümer, 39/3) derlerdi.
Icki Icerlerdi
Sarap içmek adeti çok yaygindi. Sairleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki siirleri edebiyatlarinin büyük bir kismini teskil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)'in bildirdigine göre Islâm'da içki, Mâide Suresi'nin doksan ve doksanbirinci ayetleriyle kesin olarak haram kilinmis, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bagirttirarak bunu ilân ettiginde Medine sokaklarinda sel gibi içki akmistir (Müslim, Esribe, 3)
Kumar Oynarlardi
Cahiliyye çaginda kumar da çok yaygindi. Cahiliyye Araplari kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katilmamak ayip sayilirdi. Onlarin sairlerinden biri karisina söyle vasiyette bulunur:
"Ben ölürsem, sen, aciz ve konusma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme."
Tefecilik Yaparlardi
Tefecilik almis yürümüstü. Para ve benzeri seyleri birbirlerine borç verirler; kat kat faiz alirlardi. Borç veren kimse, borcun vadesi bitince borçluya gelir: "Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artirayim mi?" derdi. Onun da ödeme imkâni varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katina, üçüncü sene için dört kat ina çikarir ve artirma islemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve faizin her çesidini haram kilan Allah, özellikle Araplar'in bu kötü âdetlerine dikkati çekerek "-Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin." (Âli Imrân,3/130) buyurmustur.
Faiz Oranlari Cok Büyüktü
Faizcilik Araplar arasinda o kadar yerlesmisti ki ticaretle onun arasini ayiramiyorlar; "Faiz de tipki alis-veris gibi" diyorlardi. Bunun üzerine inen ayette: "Allah alis-verisi helâl, faizi ise haram kilmistir. " (el-Bakarâ, 2/275) buyrulmustur.
Fuhus Cok Büyük Orandaydi
Cahiliyye Araplar'i arasinda fuhus da nadir seylerden degildi. Cariyelerini zorla fuhusa sürükleyenler vardi. Kur'an-i Kerîm'de bu hususa isaretle: "Iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhsa zorlamayin. " (en-Nûr, 24/33) buyurulur.
Kocanin birkaç metresi oldugu gibi, kadinin da baskalariyla iliskide bulunmasi, bazi çevrelerce nefretle karsilanmayan bir davranisti. Fuhusla ilgili Cahiliyye Araplarinin su adetlerini zikredebiliriz:
Kadin âdetinden temizlendikten sonra kocasi ona "su adama git ve ondan hamile kal" derdi. Kadin istenilen adamla beraber olduktan sonra kocasi hamileligi belli oluncaya kadar ona yaklasmazdi. Sonra yaklasabilirdi. Bu, iyi bir çocuga sahip olmak için yapilirdi.
Sayilari üç ila on arasinda degisen bir grup erkek kadinin evine girerek, sirasiyla hepsi de onunla cinsi münasebette bulunurdu. Kadin hamile kalip da dogum yaparsa dogumdan bir kaç gün sonra bu erkekleri çagirir, erkekler de zorunlu olarak bu davete istirak ederlerdi. Sonra onlara: "Olanlari biliyo rsunuz, dogum yaptim" içlerinden birine isaret ederek "çocugun babasi sensin" derdi. O da bundan kaçinamazdi.
Bazi fuhus yapan kadinlar da taninmalari için kapilarina bayrak asarlardi. Bu tür kadinlardan biri dogum yaptigi zaman teshis heyeti toplanip çocugun kime ait oldugunu tespit ederdi. O da çocugun babasi oldugunu kabul etmek zorunda kalirdi. (Buhârî, Nikah, 36)
Kadina deger verilmez, hak ve hukuku taninmaz, adeta bir esya gibi telakki edilip miras alinirdi. Biri ölüp karisi dul kalinca ölenin varislerinden gözü açik biri hemen elbisesini kadinin üzerine atardi. Kadin daha önce kaçip bu halden kurtulamazsa artik onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir baskasiyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanir ve kadina bundan birs ey vermezdi. Dilerse, kocasindan kendisine kalan mirasi elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen ayette: "Ey inananlar! Kadinlara zorla mirasci olmaya kalkmaniz size helâl degildir. " (en-Nisâ, 4/19) buyurulmustur. (Sevkânî, Fethu'l-Kadir, I, 440).
Yiyeceklerin bazisi yalniz erkeklere ait olup kadinlara yasak ediliyordu. "Onlar: Bu hayvanlarin karinlarinda olan yavrular yalniz erkeklerimize mahsus olup, eslerimize yasaktir. Ölü dogacak olursa hepsi ona ortak olur" dediler (En'âm, 6/139)
Kizlari Diri Diri Topraga Gömerlerdi
Cahiliyye Araplari'nin kötü adetlerinden biri de kiz çocuklarini diri diri topraga gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarini korumak veya ar telakki ettikleri için, bazilari da sakat ve çirkin olarak dogduklarindan yapiyorlardi. Kur'an-i Kerîm'de su ayetlerde buna isaret edilir: "Onlardan birine Rahman olan Allah'a isnat ettikleri bir kiz evlâd müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi. " (ez-Zuhruf, 43/17), " Diri diri topraga gömülen kiz çocugunun hangi suç la öldürüldügü soruldugu zaman... " (Tekvir, 81/8-9), "Ortak kostuklari Seyler müsriklerden çoguna çocuklarini öldürmeyi süslü gösterirdi. "(el-En'âm, 6/137)
Ekin ve hayvanlarini iki kisma ayiriyor bir kismini Allah'in böyle emrettigini sanarak Allah'a veriyor ve bir kismini da Allah'a es kostuklari putlarina ayiriyorlardi. Onlar bu batil inanç ve adetlerinde biraz daha ileri giderek Allah'in payina düseni aliyorlar, onu es kostuklari putlarin payina ekliyorlardi. Ama putlarinin payindan alip öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. "Allah'in yarattigi ekin ve hayvanlardan O'na pay ayirdilar ve kendi iddialarina göre: "Bu Allah'indir, Su da ortak kostuklarimizindir" dediler. Ortaklari için ayirdiklari Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayirdiklari ortaklar i için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!" (el-En'âm, 6/136).
Bir kisim hayvanlarla ekinlerin bazisini dilediklerinden baskasina yasakliyorlardi. Ayrica bir kisim hayvanlara binerken ve keserken Allah'in adinin anilmasina engel oluyorlardi. (el-En'âm, 6/138).
Bunun disinda hayvanlarla ilgili su adetleri de vardi:
Deve bes batin dogurup besincisinde erkek dogurursa kulagini çentip serbest birakirlardi. Artik ona binmeyi ve sütünü sagmayi haram kabul ederlerdi. Buna "Bahîra"* derlerdi.
Saibe*; dilegi yerine gelen kimsenin putlara adadigi deve idi. Buna da binilmez ve sütü sagilmazdi.
Vasîle*; koyun disi dogurursa kendileri için; erkek dogurursa putlari için olurdu. Sayet biri erkek, biri disi olmak üzere ikiz dogurursa, disinin hatiri için erkegi de kesmezler ve buna "Vasîle" derlerdi.
Hâm* ; bir erkek devenin soyundan on döl alinirsa onun sirti haram sayilir, su ve otlakta serbest birakilirdi. Kimse ona dokunmazdi.
Bütün bunlardan baska müsrikler atalarindan devraldiklari birtakim adetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunlarin bazilarinin, kendilerini Allah (c.c.)'a daha çok yaklastirdiklarini ileri sürüyorlardi.
Ibn Ishak sunlari aktariyor: "Kureys, ya Fil olayindan evvel veya daha sonra meydana geldigini tahmin ettigim bir bid'at ortaya çikardi ki, tarihte (Hums) diye anilip, asalet-i diniye iddiasindan ibarettir." Bunlar: "Biz, Ibrahim'in evladiyiz, ehl-i Harem biziz, Beyt'in sahibiyiz, Mekke'nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden hiçbir kabîle, bizim sahip oldugumuz bu se ref ve itibara sahip degildir. Binaenaleyh biz, bu müstesna mevkiimizin seref ve itibarini korumaliyiz. Bundan sonra Harem haricinde hiçbir seye tazim etmeyip bütün ihtiramatimizi Harem dahilinde hasretmeliyiz. Meselâ, Arafat'ta halk ile bir sirada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi tenzil eder" diyorlardi.
Ibn Ishâk devamla: "Kureysliler bu asalet fikrini ortaya koydu ve uygulamaya da basladi. Arafat'a çikmayi, Arafat'tan ifazâyi terk ettiler. Herkes Arafat'ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife'ye giderler, orada dururlardi. Ve "Biz ehlullahiz, Harem-i Serif'in hâdimleriyiz" diyerek, digerleriyle esitligi kabul etmezlerdi. Fakat bunlar, Arafat'ta vakfe etmenin Ibrahim (a.s.)'in dini muktezasi oldugunu bili yorlardi. Kinâne ile Hüzâaogulari da bu hususta Kureys'e iltihak etmislerdi.
Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdahaleye kadar ileri gitmislerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt'in ilk tavafi Siyab-i Hums ile tavaf etmelerini kararlastirdilar ve uyguladilar. Bu kararin neticelerinden biri: Kim ki adi bir elbise ile gelip tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çikarip atmasi zarûrî idi.
Bu kararlarin ikinci neticesi ise; asilzadelere mahsus bir elbisesi olmayan bedevî erkeklerin çiplak; kadinlarin da yalniz önü yirtmaçli kisa iç gömlegi ile tavafa mecbur edilmesidir.
Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah (s.a.s)'a iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam etti. Daha sonra da A'râf suresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerinde, çiplak tavaf ile birlikte diger bid'atler de yasaklanmistir.
Ebû Hüreyre (r.a.)'den gelen bir rivayete göre, Ebû Bekr es-Siddik (r.a.) Vedâ Hacc'indan (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafindan Hac Emîri* olarak (Mekke'ye) gönderildiginde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre'yi Kurban Bayrami'nin ilk günü Mina'da büyük bir cemaat içinde halka (su iki maddeyi) ilâna memur kilmistir. (Ebu Hüreyre): "Ey Nas! Iyi biliniz, bu yildan sonra müsriklerin haccetmeleri, çiplaklarin da Kâbe'yi tavaf etmeleri yasaktir" demistir. (Sahîh-i Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI,13) Fakat onlar bunu kabule yanasmamislar, atalarini körükörüne taklide çalismislardir. "Onlara: Allah'in indirdigine ve peygambere gelin dendigi zaman: Atalarimizi üzerinde buldugumuz sey bize yeter' derler. Alalari bir sey bilmeyen ve dogru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mi?" (el-Mâide, 5/104). Islâm, topluma hakim olunca bütün bu cahilî sistemin ilkel davranislarini tamamen yasaklamistir" (el-Mâide, 5/103).
Bütün bunlara baktigimizda, Cahiliyye'nin bir inanma biçimi oldugunu görüyoruz. Cahiliyye; bir seyi gerçegi disinda bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre Cahiliyye; insanin ve toplumun Islâm öncesi ve Islâm disi bir yasayis biçimiyle yasamasi demektir.Dogru yolun ziddi, ilmin aksi olan, eskiyen ve degisken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayislara göre kurulan her türlü Islâm disi rejimler; cahilî sistemler ve hükümlerdir.
Osmanlı ve İslâm
Türkler Osmanlı devletinin kurulmasından beş asır önce gönüllü olarak İslâma girmiş ve müslüman Türk toplulukları olarak birden fazla devlet kurmuşlardır. Bu toplulukların siyasî ve ictimai hayatlarında -bazı eksiklikler ve İslâm öncesinden kalma âdetler ve uygulamalar bulunsa da- hakim düzen, bağlayıcı kurallar manzumesi islâmîdir. Osmanlı toplumu ve devleti de bu geleneği temsil etmektedir.
Medreseler, mescidler, tekkeler, sohbet meclisleri toplumun bütün katlarına ve cüzlerine yayılmış eğitim ve öğretim kurumlarıdır, bu kurumların eğitim ve öğretimde dayandıkları fikri ve ideolojik temel İslâm öğretisidir ve tartışılmaz örnek de Resul-i Ekrem (s.a.)dir. Bu örneğin alternatifi, eşi dengi yoktur; bütün diğer örnekler bu vasıflarını, belli derece ve boyutlarda Allah Resulü'nün ve O'nun ashabının ahlakını temsil etmelerine borçludurlar. Ailenin kuruluşu, bozuluşu, roller, komşuluk ve dostluk ilişkileri, dayanışma ve yardımlaşma, eğlenceler, ihtifaller, merasimler, kılık kıyafet, ticari ve iktisadî işlemler hep bu örnekliğe ve İslâmın yol gösterici veya bağlayıcı kurallarına dayanmaktadır.
Devlet hayatının önemli unsurları iktidar, yasama, yargı ve yürütmedir.
Osmanlı devleti bir hanedan sultanlığı olarak kurulmuş, iktidar belli bir usule göre Osmanlı ailesi içinde el değiştirerek devam etmiştir. Yavuz devrine kadar yalnızca sultan olan Osmanlı padişahları bu devirden itibaren halife-sultan olmuşlardır. Kâmil mânâda islâmî hilafet uygulamada, raşid halifeler diye bilinen ilk dört halife devrine münhasır kalmış, Hz. Hasan'ın Mu'aviye lehine iktidardan çekilmesiyle gerçek mânâda hilafet, halife ünvanlı sultanların temsil ettiği saltanat rejimi ile yer değiştirmiştir. Osmanlı sultanlarının devam ettirdikleri siyasî gelenek de genel çizgileriyle bu saltanat sistemidir. Emevilerden itibaren kurulmuş İslâm devletlerinde sultan ve saltanat ne kadar meşrû ve islâmî ise Osmanlı saltanatı da o kadar meşrû ve islâmîdir. Fıkıhçılar, güce dayanarak iktidara gelen sultanın, yönetimde islâmî hilafet usulüne riayet ettiği takdirde -istila yoluyla iktidara gelmiş- meşrû halife sayılacağına karar vermişlerdir. Bu karara göre sultanın halife sıfat ve ünvanına liyakati yönetiminde İslâma verdiği yer ile ölçülecektir. (Bu konunun tartışma zemini İslâm Anayasa Hukukudur ve bu konuyu işleyen eserlere bakılmalıdır.)
Osmanlı sultanlarının ve dolayısıyle devletin, yasama, yargı ve yürütmede İslâma ne ölçüde bağlı oldukları konusu bu devlet tarihe intikal ettikten sonra tartışılmıştır. Laik çizgide olan ve Osmanlı'nın da laik (veya seküler) bir sistemi uyguladığını isbat ederek Cumhuriyet rejimine buradan da bir dayanak arayan bazı bilim adamları, teşrifat kuralları, vergi, kanunnameler gibi bazı kurumlara ve uygulamalara dayanarak Osmanlı devletinin siyasî hayatta şeriatı tatbik etmediğini iddia etmişlerdir. Halbuki şeriat, siyasî hayatın bütün cüzlerini, bütün zamanlar için bağlayıcı olan hüküm ve kurallarla doldurma yoluna gitmemiş, gerekli hükümleri koyduktan ve örnekleri gösterdikten sonra ulü'l-emrin meşveret ve ictihad ile dolduracağı/değiştireceği geniş bir alan bırakmıştır. Tarih boyunca kurulmuş bulunan İslâm devletlerinde -ferdin müslümanlığındaki kusurlar gibi devlet hayatının da bazı kusurları istisna edilirse- siyasî ve idari tasarruflarda şeriata riayet edilmiş, boşlukların doldurulması ve gerekli görülen değişikliklerin yapılması, şeriatın iznine ve verdiği selahiyete dayandırılmıştır.
Osmanlılar Karacahisar'ı fethedince Dursun Fakih buraya kadı olarak tayin edilmiştir. Sancak ve daha küçük yerlerin idari ve adli işleri kadılara bırakılmıştır.
Osmanlıda en büyük ilmiye makamı Bursa kadılığı idi. Birinci Murat zamanında kadıaskerlik makamı ihdas edilince üstünlük bu makama intikal etmiştir. Önceleri kadılar fetva işleriyle de meşgul olurken Yavuz Selim zamanında şeyhülislâmlık (meşîhat-ı islâmîyye, müfti'l-enamlık) ihdas edilmiş ve bu makam zaman içinde sadrıazamlık makamı ile aynı derecede tutulmuştur. Şeyhülislâmlar ilmiye sınıfının reisi ve şer'i mahkemelerin nazırı olmuşlardır. Mahkemelerde ve fetvalarda bağlayıcı kaynak Hanefi mezhebinin fıkıh ve fetva kitaplarıdır. Kamu hukuku alanında boşluklar, şeriatın verdiği selahiyete dayanılarak ulü'l-emr tarafından kanunnamelerle doldurulmuştur.
Osmanlı devletinin ictimaî ve siyasî hayatında İslâma (şeriata) bağlılığı çeşitli vesilelerle en selahiyetli ağızlardan ve bağlayıcı metinlerde şöyle ifade edilmiştir:
1. Sultan Osman ümerâya bir fermânında "bütün hareketlerinde ulemâdan fetvâ alarak şer'î hükümlerden ayrılmamalarını emretmiş ve ulemâdan kadılar tayin eylemiştir."
2. Sultan Orhan zamanında şer'î mahkemelere tam istiklâl verilmiştir. (H. 727)
3. Yavuz Sultan Selim bir fermânında "Şer'î hükümlerden kıl ucu kadar ayrılanları ve insanlara zerre kadar zulüm ve haksız muâmele edenleri en şiddetli ceza ile cezalandıracağını" ifâde etmiş, resmen şeyhulislâmlık makâmını kurmuştur.
4. Kanûni Sultan Süleyman devrinde şer'î hükümler aynen yürütüldüğü gibi gerekli sâhalarda yeni kanunnâmeler çıkarılmış ve eski kanunnâmeler tamamlanmıştır. Bu kanunnâmelerin şeriâta aykırı olmamasına titizlikle riâyet edilmiş ve Şeyhulislâm Ebusuûd Efendi'nin fetvâlarına dayanılmıştır.
Yine mezkûr Şeyhulislâma ait "Marûzat"ın mukaddimesinde hükümlerin fıkha dayandığı ve bazı meselelerde diğer mezheblerin içtihadlarına başvurulduğu sarih olarak ifade edilmiştir:
5. Kanûnî devrinde neşredilen ve ileride bazı maddelerini nakledeceğimiz cezâ kanunnâmesi tamâmen İslâm ceza hukukuna uygundur.
6. IV. Murat memur ve kadılardan, Kur'ân üzerine yemin ettirerek şeriat hükümlerini lâyıkıyle tatbik edeceklerine dâir söz almıştır.
7. IV. Mehmed zamanında çıkarılan kanunnâmede kadıların salâhiyeti açıklandıktan sonra "emmâ nizam-ı memleket ve hıfz-u hırâset-i raiyye ve siyâsete müteallık ümuru... vükelây-ı devlete havâle..." denilerek ta'zîr ve siyâset sâhası ile hudûd ve kısâsın yekdiğerinden ayrılığına, birinci sâhada devletin müdâhale ve salahiyetine işaret edilmiştir.
8. İkinci Mahmud, Alemdar Mustafa Paşa'nın sadâretine dair hatt-ı hümâyûnunda şu satırlara yer vermiştir:
"... inâyetullah'tan ihsan buyurulan devlet-i Muhammedî ve saltanat-ı Ahmedî olduğundan evvelâ tenbih-i humâyûnum budur ki vedîa-yı Cenâb-ı Müste'ân olan cümle ümmet-i Muhammed'in vesâir reâyâ ve berâyânın ve devlet-i aliyyenin bi-ecmaihim ümur ve hususlarını şer-i şeriften istiftâ ve ihkak-ı hak idüp şerîat-ı garrâyı icrâda şol kadar dikkat ve ihtimâm idesün ki Devlet-i aliyyenin ve cemî-i ibâdullah'ın üzerine şeriatın nûrâniyetini zâhir ve bâhir idüp âmme-i muvahhidîn müsterîhu'l-bâl olalar..."
9. Sultan Abdulmecîd devrinde Gülhane'de okunan hatt-ı hümâyûndan bazı pasajlar:
"... Devlet-i aliyyemizin bidâyet-i zuhûrundan berû ahkâm-ı celîle-i Kur'ânniyye ve kavânîn-i şer'iyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan..."
"... yüz elli sene vardır ki gavâil-i müteâkıbe ve esbâb-ı mütenevviaya mebnî ne şer-i şerîfe ve ne kavânîn-i münîfeye inkıyâd ve imtisâl olunmamak hasebetiyle evvelki kuvvet ve ma'mûriyet bilâkis za'f ve fakra mübeddel olmuş..."
"... fimâba'd ashâb-ı cünhanın (suçluların) dâvâları kavânîn-i şer'iyye iktizâsınca alenen ber-vech-i tetkik görülüp..."
Bazı yeni kanunlar vazedileceğinden bahsettikten sonra:
"... işbu kavânîn-i şer'iyye mücerred din ve devlet ve mülk ve milleti ihyâ içün vaz'olunacak olduğundan..."
Bu ifade ve vesikalar ile uygulamanın delâlet ettiği gerçek şudur: Umûmiyetle Osmanlılar'da islâm hukuku (şeriat) hâkim olmuş, bu arada ceza sâhası da fıkıh ve fetvâ kitapları yanında zaman zaman çıkarılan kanunnâmeler ile tanzim edilmiştir. Ancak mezkûr kanunlar, hudûd ve kısâsa ait hükümleri umûmiyetle olduğu gibi almış, tanzîmi devlete bırakılan ta'zir cezalarını ise hal ve zamanın gerektirdiği şekilde vazetmiştir. (Kaynaklar için bak. H. K., Mukayeseli İslâm Hukuku, c. I, s. 160-163)
Son Güncelleme (Salı, 21 Temmuz 2009 17:23)













