İstiklal Marşının Kabulü ve Önemi Tören Videosu
2009/2010 Yılı İstiklal Marşının Kabulü ve Önemi Tören Videosu
İSTİKLAL MARŞI'NIN KABULÜ ve MEHMET AKİF ERSOY'U ANMA
Dünya coğrafyasında yer alan her devletin bir tarihi, bir kültürü, sınırı belli olan toprağı, yönetim biçimi, dili ve milli marşı gibi kendine has değerleri vardır. Bu değerler; halk tarafından benimsenen, kabul edilen, gerektiğinde uğrunda canlar feda edilen değerlerdir.
İşte milletimizin bu değerleri korumak adına giriştiği milli mücadele yıllarının o zor ve heyecanlı günlerin imanlı havasını, manasını terennüm eden, kalplere heyecan veren Mehmet Akif ERSOY tarafından yazılıp milletimize armağan edilen İSTİKLAL MARŞI; 12 Mart 1921 tarihinde TBMM tarafından kabul edilmiştir. İstiklal Marşımız’ın ve Safahat`ın yazarı milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY, bizler için her bakımdan örnek bir şahsiyettir. Şanlı ve ahlaklı hayatı, mert ve sarsılmaz karakteri ile bu büyük adam, marşımızda dile getirdiği ruh halini hayatının bütün safhalarında, bütün hücreleriyle yaşamış ve yaşatmıştır. Özü bir, sözü birdir.
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
Gelenin keyfi için geçmişe asla sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım,
Boğamazsın ki hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam
Hele hak namına ölsem haksızlığa tapamam.
Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim, Hakkı tutar kaldırırım.
Mehmet Akif, tefekkürde güçlü bir şairdi. Şiirdeki etkileyiciliği yazdıklarının samimiyetinden gelir. Umumi meselelere eğilmiş, vatanın içkin problemleriyle ilgilenmiştir. Gözyaşı, kahır, sitem ve hüzün; şiirlerinin dekorudur. Akif’in şiirlerinde çokça işlediği meseleler halen yaşanmakta olup, şiirleri güncelliğini sürdürmektedir.
Akif, Doğu ve Batı’yı oldukça yakından tanıyan bir aydın, Kuran’ı tefsir edebilecek kadar İslami ilimlere vakıf bir âlimdi. Özellikle Allah Kelamının üzerine şiirlerinde nice göndermeler yapmış, Kuran-ı Kerim’in hikmetini vurgulamıştır:
Ya açar bakarız Nazm-ı Celil'in yaprağına,
Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına,
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.
Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din,
Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin!
Akif Batıdaki ilerlemeyi yakinen idrak ediyor ve şiirlerinde ilim ve teknikte geri kalan ümmeti uyarmaya çalışıyordu.
Bunun yanında Batının ilim ve tekniğini öğrenirken, kendi özümüzü yitirmememizi, Batıya karşı aşağılık komplekslerine girmememizi işaret ediyordu.
Alınız ilmini Garb'ın alınız san'atını,
Veriniz mesainize hem de son sür'atını.
Onun “Vatan Şairliği” salt bir sıfat, İstiklal Marşını yazdığı için muhafazakâr bir kesim tarafından yapıştırma bir etiket değildir, o Vatanın Şairidir. İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edildiğinde, köy, kasaba ve kentleri dolaşmış; halka sürekli camilerde, köy kahvehanelerinde, meydanlarda uyarıcı konuşmalar yapmış, onların kahramanlık duygularını kabartan şiirler okumuştur.
En önemli eseri Safahat; bir şiir kitabı, bir edebi metin olmaktan daha çok fikri bir eserdir. Orada milletimizin tarihi, yükseliş ve düşüşü, bunun sebepleri, fert ve cemiyet olarak tahlili; zekâsı, nüktesi, edebiyatı, şehri, sokağı, evi, ailesi, acıları ve sevinçleri vardır.
Akif’in İdeal Gençliği
Akif’in bir gençlik ideali vardır ve bu ideal Sahafat’ın altıncı kitabı olan “Asım” da dirilmiştir. Şaire göre Türk gençliği Asım’ın neslinden gelir. Akif, Asım’da Türk gençliğinin vasıflarını, beden ve ruh yapısı, ilim, tahsil ve terbiyesi, çalışkanlık, ümit ve azim, dindarlık, vatan sevgisi ve ahlak ile çizmiştir. Âkif'e göre, bilgisiz ahlak, miskinlik ve zayıflığa; ahlaksız bilgi ise, milletlerin ruhunun zehirlenmesine sebep olur.
Akif’te Milliyetçilik
Vatanın ve milletin birliğini korumak ( Milliyetçilik ); fertler arasında ırk,din, dil, renk... farkı gözetmediğinden; Âkif'in gençliği, her türlü kutuplaşmadan arınmış olacaktır. Ona göre bir milletin, farklı ırklardan meydana gelmesi, ideal birliği sağlanması halinde, tehlike teşkil etmez.
Akif’in Edebi Yönü
Öğrencilik yıllarında “Fatih Camii'nde, ikindiden sonra, Hafız Divanı, Bostan ve Gülistan , Mesnevi gibi klasik edebiyatımızın en önemli eserlerini Esad Dede'den okuduğunu, ilk okuduğu şiir kitabının Fuzuli'nin Leyla ve Mecnun'u olduğunu öğrendiğimiz Akif; Arapça, Farsça, ve Fransızca'dan tercümeler yapabilmektedir; kurra hafızıdır, iyi yüzücüdür, güreşçidir ve binicilikle de ilgilenmektedir.
Edebi macerasına Muallim Naci’nin izinden yürüyerek başlamış, doğudan Hafız, Sadî, Hayyam, Mevlana, ve Fuzuli'ye ilaveten, batı edebiyatından Lamartine, Victor Hugo, Rousseau, Ernest Renan, Anatole France, , Alphonse Daudet ve Emile Zola’yı beğenerek okumuştur.
Kendine özgü görüş ve yaklaşımlarıyla yirminci yüzyıl İslam düşüncesinde öne çıkan Hint ekolünden; Cemaleddin Afgani ve Muhammed İkbal'in, Mısır ekolünden; Muhammed Abduh, Reşit Rıza, İbn Fariz ve Mütenebbi'nin düşünce, yaklaşım ve yorumlarını dikkatle izlemiştir.
Mehmed Akif de, kendi neslindeki birçok şair gibi, eski edebiyat kültürü ile yetişmiş, ancak diğerlerinden ayrı olarak ve aile çevresinden gelen bir tesir ile buna kuvvetli bir dinî kültür de eklenmiştir.
1908'de, İstanbul Üniversitesi Türk Edebiyatı profesörlüğüne tayin edildi ve Sırât-ı Müstakim adlı bir dergi çıkarmağa başladı. 1912 martında Sebîlü'r-Reşâd adını alan ve İslâm Birliği ideolojisini savunan bu dergide birçok şiir ve makaleleri çıktı.
1911'de ilk defa, şiirlerini bir araya getirip “Safahat” adı ile yayımladı. Bu ad, sonradan bastırdığı diğer altı kitabının da genel adı oldu. 1908'den sonra, aruz ölçüsünü eserlerinde başarıyla kullanarak halkın dert ve sıkıntılarını dile getirdiği manzum hikâyeleriyle dikkatleri üzerine çekmeye başlar. Bu hikâyelerde camiler, kahvehaneler, sokaklar, meyhaneler, hastaneler, yetimler, yoksullar, idari bozukluklar tablo tablo tasvir edilir. Akif yaşadıklarını, gördüklerini söyleyen samimi bir şairdir.
İstiklal harbi öncesi İlk Osmanlı başkenti Bursa, Yunanlılar tarafından işgal edilir, aynı zamanda Osmanlı Devletinin kurucusu dedemiz Osman Gazi’nin türbesine, Türk’ün Mukaddesatına hakaret edilir. Akif bu hal karşısında keder ve ıstırap içinde haykıran ilk Türk şairidir. İkinci hüzün destanı yazılır. Akif Bülbül’ü yazar ve adeta inletir.
-Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun,
Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!
Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım;
Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.
Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda
Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.
Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serapa Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
Salahaddin-i Eyyubi'lerin, Fatih'lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!
Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
1912’li savaş yıllarında, Akif’in şiiri değişerek destanlaşır. “Çanakkale Şehitlerine” adlı destan yazılır.Kurtuluş savaşında bir millet, canını, malını, et, kemik ve ruhuna dair neyi varsa ortaya koyar. Bu vakit büyük bir destan yazılır. Bu şiir tam 724 şiirin içinden seçilerek, bu kahraman milletin destanı “İstiklal Marşı” olacaktır.
“Akif'in, içinde yaşadığı halkın hayatını bütün özellikleri ile aksettirdiği muhakkaktır. Daha çok İstanbul'un fakir semtlerinin hayatını, yoksulluklarını, ıstıraplarını tam bir doğrulukla canlandıran şiirlerinde kuvvetli bir gözlemcilik vardır. İlhama inanmayan şairin en büyük dayanağı, kendi gözlemleridir. Türk şiirine gerçek realizmin Akif ile girmiş olduğundan şüphe edilemez. Onun kuvvetli gözlemlerine, büyük bir tasvir ve hikaye etme kabiliyetini ve konuşma dilinin bütün canlılığını taşıyan bir üslûbu da eklemek gerekir. Ancak, Akif’in dili bir bütün değildir. Tasvirlerinin dışında kalan birçok şiirlerinde dil, konuşma dilinden ayrılır, Osmanlıcanın sınırları içine girer. Şiirin ciddi bir çaba olduğuna inanmış olan Akif’te, dikkatli bir işçilik ve sağlam bir kompozisyon göze çarpar.
Prof. Mehmet Kaplan, Akif için; “Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur” “Safahat, adeta, muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir manzum romana benzer: Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, cahil, yerli, yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik, köycülük, mazi, halihazır, hayal, hakikat, hemen hemen her şey Akif'in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve o bunları yalnız şiirin değil, edebiyatın bütün ifade vasıtalarıyla anlatır: Tasvirler yapar, portreler çizer, hikâyeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara başvurur, vaaz eder. Komik, trajik, öğretici, hamasi, lirik, hakimane her edayı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hatta edebiyatı da aşar, onu hayatın ta kendisi yapar.”
Eski tip dindar, umumiyetle Allah'ı ve ahireti düşünür, cemiyete ve dünyaya önem vermezdi. Akif'in esas konusu dünya ve cemiyettir. Onun için din, insanları nizama sokan ve yükselten bir kuvvettir. Akif, müslümanlığa sadece bir ahiret dini gözüyle bakmıyor, onun dünyayı da düzeltebileceğine iman ediyordu. Akif'e göre, insanları kötüleştiren ihtiraslardır.
İnsanlık tarihinde birer rehber görevini yapan önderler hep olagelmiştir. Bunların kimi kahramanlığı ile kimi engin fikir ve düşünceleri ile iz bırakmıştır. Bunların başında da Akif gelmektedir. Mehmet Akif, toplumsal yaşantımızı, kendi zamanına kadar hiç kimsenin işlemediği tarzda, kudretle mısralara döken, sanatını toplumun görevine veren bir şairdir. Yaşadığı günlerin aktüel konularını ustalıkla tasvir eder, halkın diline yakın kişisellik taşıyan bir üslupla işler. Yaşantısı boyunca inançlarında en küçük bir sapma göstermez. Mehmet Akif Ersoy, millete adadığı bu şiirin şairi olarak artık kendini görmez ve istiklal Marşını Safahat kitabına almaz. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulduğunda "Çünkü onu milletimin kalbine gömdüm," der.
Hayatının sonlarında milli mücadele ile ilgili bir sohbette söz istiklal marşına geldiğinde büyük şair şunları söylemiştir: "İstiklal Marşı o günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir facialar karşısında bunalan ruhların, ızdıraplar içinde kurtuluş dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur." diyerek yüce şahsiyetini göstermiştir.
İnsan, yurt ve millet sevgisiyle meydana getirdiği eserlerinde her zaman toplumun dertleri dile getirilmiştir. Akif, bu mizaç ve kabiliyetle, nevi şahsına münhasır bir sanatkar olmuştur.
Bizler ve gelecek nesiller Akif’i her zaman hürmetle anacağız.
Tarih Öğretmeni
Mesut HAMEDİ
Son Güncelleme (Çarşamba, 18 Mayıs 2011 20:38)













