Asya Simyası ve Çin Simyası Hakkında Bilgiler

Asya Simyası ve Çin Simyası Hakkında Bilgiler

Bilim tarihçilerinin ve genel olarak tüm düşünürlerin simyaya olan ilgileri simya edebiyatının “bilimsel” yüzüne dönüktür. Simya ancak ön-kimya olarak kabul edildiği oranda incelenmeye layık bulunmuş ve yalnızca modem bilim adamı niteliklerini sergileyen yazarlar, yani belli bir gözlem yeteneğine sahip, efsane ve söylencelere her zaman belli bir mesafede duran, güçlü bir çıkarsama yeteneği gösteren ve yargılarında çok temkinli davranan yazarlar dikkate alınmıştır. Ben kendi açımdan bu tür değerlendirme ölçütlerinin her zaman yeterli olmadığını her fırsatta dile getirdim, çünkü simya her zaman bir ön-kimya olarak karşımıza çıkmaz; modem kimyanın çıkış noktasını oluşturan bilimsel tekniklerin belli bir dönemde simya tekniklerinden çıkmış olması, simya tekniklerinin pragmatik oldukları anlamına gelmez.

 

Çin’de bilinen ilk simya metni, Han Shu XXV, önyüz 12, satır S’dedir. Bu metnin tarihi Waley tarafından M.Ö 1. yüzyıl olarak belirlenmiştir, ama ünlü Çinli tarihçi Sseu-ma Ts’ien’in (y. tö 163-85) Shih Chi’ninde bir metin bulunmuştur ve bunun tarihi daha eskidir. Bu metnin çevirisi (Chavannes ve Waley’in yorumlarıyla ele aldım) Çin simyasının “kutsal” ve ritüel yönünü açıkça ortaya koyar.

 

Büyücü Li Chao-Kiun imparator Wu-Ti’ye (Han hanedanlığı): “Adaklarını kazana (tsao) at, böylece (doğaüstü) yaratıklardan korunabilirsin. (Doğaüstü) yaratıklardan korunur ve zincifreyi sarı altına çevirebilirsin. Bu sarı altından kendine yiyecek ve içecek kapları yapabilirsin. Böylece ömrün uzar. Ömrünü uzatınca da denizin ortasındaki P’ong-lai Adası‘nın ‘kutsanmışlarını’ (hsien) görme olanağına sahip olursun. Burada fong ve shan adaklarında bulunabilirsin ve artık ölümsüz olursun.” der. Bu metinde dikkate değer üç nokta saptanabilir:

  1. Simya işlemi (zincifrenin altına dönüştürülmesi işlemi) bazı dinsel törenler (adaklar adanması vb) yapılmasını gerektirmektedir.
  2. Elde edilen altın yenecek bir şey olarak nitelendirilir ve ömrü uzatır (“uzun ömür iksiri” motifi).
  3. Bu yeni ve kutsal yaşam “kutsanmışlarla” doğrudan iletişim kurulmasını sağlar.

 

Bu P’ong-lai Adası’ndaki “kutsanmışlar” konusunu daha sonra ele alacağız. Simya çevrelerinde bunlar hakkında sayısız simyasal ve dinsel efsane anlatılır. Şu anda yalnızca simya altınına tüm Çin edebiyatında büyük değer verildiğini belirtmekle yetinelim. Çin’in en ünlü simyacılarından Pao Pu-tzu lakabıyla tanınan Ko Hung, “Eğer bu simya altınıyla kap kacak yapar ve bunlardan yer içersen uzun yıllar yaşarsın” demiştir. Simya altınının büyüsel erdemleriyle ilgili olarak, “Mükemmel insan altındandır, çünkü bunu ilaç gibi kullanarak (yani yiyip sindirerek) ölümsüz olmak ister,” açıklamasına rastlarız. Simya işlemiyle edinilen altın, yani “üretilen” altın doğal altından üstündür; aslında doğal altın da daha sonra göreceğimiz gibi büyüsel erdemlere sahiptir. Çinliler maddelerin toprakta bulundukları sıralarda saf olmadıklarını ve bunların tıpkı yiyeceklerin insan organizmasınca sindirilmesi için pişirilmeleri gerektiği gibi “pişirilmesi” gerektiğini düşünürlerdi.

Antik Çin’de Metalurjik Evrim

Simya altınının, bu “iksir“in ayrıksı erdemlerini sıralayan başka bir metin de Ts’an T’ung-ch’i’den çevrilmiştir. Ts’an T’ungch’i Wei Po-yang‘ın ünlü simya kitabıdır, kitabın başlığını yaklaşık olarak Ayrılmış Uygunların Birleştirilmesi biçiminde çevirebiliriz:

 

Chii-seng otu ömrü uzatabildiğine göre neden lksiri ağzına atmayı denemiyorsun? Bu altın doğası gereği kesinlikle bozulmaz; işte bu nedenle her şeyden daha değerlidir. Sanatçı (simyacı) bunu beslenme diyetine eklerse ömrü sonsuza dek uzar … Altın toz beş sindirim organına girdiğinde, Sisin ve rüzgarın yağmur bulutlarıı;u dağıttığı gibi dağılır… Beyaz saçlar siyahlaşır; Düşen dişler yeniden çıkar. Titrek ihtiyar istekli genç bir erkek olur; Çökmüş yaşlı kadın yeniden genç bir kız olur; Sureti değişen, yaşamın tehlikelerinden kurtulur, (Cennetlik) lnsan-ı Kamil unvanına kavuşur.

 

Görüldüğü gibi Çinli simyacının amacı çok açıktır. Altını zengin olmak için istemez. Hatta çok miktarda elde etmeye de çalışmaz. Yalnızca birkaç gram altınla yetinir, amacı bunları “iksir“e, yani ölümsüzlüğe ulaşmasını sağlayacak sıvıya dönüştürmektir. Çinbilimcilerin en aydını ve en bilgilisi Berthold Laufer’in yazdığı gibi, “Çinliler simya işlemlerinden, yani süblimasyon ve dönüştürme işlemlerinden elde edilen altının günahlardan kurtulma ve ölümsüzlük uğruna verilen mücadelede üstün bir etkinliğe ve yaşamsal öneme sahip olduğuna inanırlardı; altını bir maden olarak istemezlerdi, istedikleri bedeni tinselleştiren aşkın niteliğe sahip altındı.

 

Simya, Çinlilerin özellikle Taocuların ölümsüzlüğü ararken kullandıkları sayısız teknikten biriydi yalnızca. Çin simyasını, Çin kültürünün ruh ve dünyayla ilgili temel kavramlarıyla ilişkilendirmeden anlamak olanaklı değildir. Çin inançlarına göre iki temel “öğe” olan yin (dişil) ve yang (eril), yeryüzü ve kozmos üzerindeki tüm maddelerde bulunmaktadır. Yaşayan her şeyde az ya da çok oranda bu temel öğeler bulunur. Kimilerinde eril ilke baskındır, kimilerinde dişil ilke baskın çıkar. Zamanla özellikle de Taocu çevrelerde- yang, tao’yla özdeşleşmiştir; tao, bünyesinde pek çok nosyonu (yol, evrensel ilke, kural, hakikat vb) barındıran ve başka bir dile aktarılması çok zor bir kavramdır. Bir maddede yang (yani tao) ne kadar baskınsa o kadar soyludur, bozulmaz ve “mutlak”tır. Madenlerin dönüştürülmesi -sıradan ve karanlık madenlerin soylu ve ışıltılı altına dönüştürülmesi- maddelerdeki yin azaltılıp yang arttırılarak yapılır. Yapay simya altını, ham altından daha üstündür, çünkü simya işlemleriyle tüm yin izlerinden arındırılmıştır.

Yang bulunan tüm maddeler az ya da çok bu kozmik ilkenin erdemlerine de sahip olurlar. Yang‘a karışan herkes -yani biyolojik yaşamında yang oranı yüksek maddeleri bünyesine alan herkes- bu ilkenin tüm erdemlerini de paylaşır: açıklık, sağlık, güç, uzun ömür, ölümsüzlük vb. Bu erdemler her düzeyde kendilerini gösterirler: biyolojik, toplumsal, tinsel.

 

İşte bu yüzden Çinliler en eski çağlardan beri bu tür maddelerle donanmışlardır. Bunları üstlerinde taşıyarak güç, sağlık, uzun ömür kazanmışlardır. İnsan, bu maddelerle, bunların temsil ettiği göksel sıralamadaki yerini almıştır. Çünkü bu maddeler içerdikleri büyüsel erdemlerin yanı sıra gök ve güneş ilkelerinin simgeleridirler. Yin içeren maddeler toprak ilkesinin, madenlerin ve bitkilerin rahmi olan verimli toprağın simgeleriyken; altın, yeşim taşı gibi yang açısından zengin olan maddeler, bunları taşıyanlara (ya da sindirim yoluyla bunları özümseyenlere) uzun ömür ve mükemmel bir sağlık getirmekle kalmaz, simgeleri oldukları ilkeyle uyum içimde bulunulmasını ve tüm evrenle organik olarak “barışık olunmasını” sağlarlar ve böylece bu kurallarla doğrudan iletişim kuran için yaşam mükemmel bir uyum içinde akar. lşte bu nedenle tao‘yu (yani yang’ı) içeren maddelerin özümsenmesi Çinlilerin yaşamında çok önemli bir rol oynar; söz konusu olan yalnızca sağlık, tıp ya da simya değil, aynı zamanda toplumsal, ailesel ve dinsel erdemlerdir. Bu maddelerin -simgelerle, beslenmeyle, ayinlerle- özümsenmesi çok karmaşıktır. Simya ancak –Çin zihniyetine özgü– bu işlev iyice kavranırsa tam olarak anlaşılabilir; bunun aracılığıyla birey yaşamını hiçbir engelle karşılaşmadan sürdürür, ilkeler ve kurallarla uyum içinde yaşar.

 

Kaynak: ASsya Simyası Mircea Eliade (Çin ve Hint Simyası)

Bir önceki yazımız olan Agartha Uygarlığı - Seybi'deki Savaş Bölüm 3 başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir