Atatürk, Vahdeddin’i Nasıl Değerlendiriyordu?

Atatürk, Vahdeddin’i Nasıl Değerlendiriyordu?

Padişahçı çevre Atatürk’ün Vahdeddin hakkında olumlu düşündüğünü, Vahdeddin‘den gelecek için umut beklenebileceği kanısında olduğunu ileri sürerek; Atatürk‘ün şu anısını aktarırlar;

 

Bende oluşan kanı şu idi ki, bu adamla kendisini aydınlatmak, yakından ve içten desteklemek koşuluyla kimi işler yapmak olanaklıdır

 

Atatürk’ün bu kanısı henüz Vahdeddin’in veliahtlık dönemine aittir. Almanya’ya geziye birlikte giderken bir arayış içerisinde olan Mustafa Kemal, geleceğin padişahını kendi ölçüleriyle sınavdan geçirmiş ve yurt sorunlarına çekmeye çalışmıştır. Oldukça “kurnaz” olan Vahdeddin, Osmanlı ordusunun bu üstün kurmayının beğenisini kazanmak için oldukça çaba göstermişti. İlerideki beklentilerini gerçekleştirebilmek için kendisini böyle bir tutuma zorlamıştı.

 

Oysa daha sonraki gelişmeler karşısında Vahdeddin’in gerçek yüzü ortaya çıktıkça, Mustafa Kemal’in de baştaki kanısı değişmiş ve sonunda Padişah Vahdeddin‘i bir “vatan haini” olarak nitelemişti. Mustafa Kemal, İstanbul günlerinde Vahdeddin hakkındaki kanısını şu sözleri ile dile getiriyordu;

 

… bir mecnunla karşı karşıya bulunduğumu hemen anladım. (…) Bu zavallı yarın Padişah olacaktır, kendisinden ne beklenebilir?” Vahdeddin hakkındaki güvensizliği şu sözüyle de açıkça anlaşılır. İkili görüşmelerinde umduğunu bulamadığı için Padişahı “Hacı sandığımız kişinin koynunda haçı çıkmıştı.” sözüyle değerlendiriyordu.

 

Usta bir taktik adamı olan Mustafa Kemal toplum dengesinin padişah – halifeden yana olduğu dönemler, padişah – halifeye karşı olmaktan ustalıkla kaçınmış; padişahla “nesnel koşulların zorladığı bir uzlaşma“, “ortak düşmana karşı, ortak amaçları gerçekleştirebilmek için bir birleşme” içerisine girmişti. Nesnel koşulların zorunlu sonucu olan bu davranışa bakarak Mustafa Kemal’in padişah – halife yanlısı olduğunu çıkaramayacağımız gibi, N.F. Kısakürek’in yaptığı gibi padişah lehine bir sonuç da çıkaramayız. 1920’lerin sonlarına dek halifeden saygıyla söz etmeyi sürdürmüştü. Bu tutumu 25.4.1920 tarihli TBMM’nin Ülke Bildirisinde, 26.4.1920 tarihli Sovyet Rusya’yla emperyalizme karşı ortak hareket etme isteğinde, 28.4.1920 tarihli padişaha çekilen telde açıkça görülmektedir. Mustafa Kemal bu tel yazısında şöyle diyordu:

 

Kendi hükümetimizin yönetimi altında mutsuz ve yoksul yaşamak, yabancı tutsaklığı pahasına elde edeceğimiz huzur ve mutluluktan bin kat üstündür.

 

Bu sözleriyle Atatürk, Padişah Vahdeddin ve İstanbul Hükümetinin uzlaşmacı ve teslimiyetçi tutumlarını eleştiriyordu. Bunların yönetiminden yarar gelmeyeceğini belirterek şöyle diyordu:

 

Çoktan köle olduğuna kuşku kalmamış olması gereken Padişah ve Halifenin köleliği ile kazanılabilecek iktidarın iktidarsızlığa örnek olması olağan değil midir?” Bunun sonucudur ki, “halife ve padişahın hükümeti, tutsak olmamak isteyen ulusu kendi eliyle bağlayarak düşmanlara teslim etmeye çalışıyor.

 

Mustafa Kemal’in, Padişah Vahdeddin’e ilk somutça çıkışı 25.9.1920 tarihinde TBMM’nin gizli oturumunda olmuştur. Yine burada da nesnel durumu göz önüne alarak davranmış, halifeliği padişahlıktan ayrı tutarak padişah Vahdeddin’i bir “hain“, düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşa olarak nitelemişti.

 

Atatürk’ün Vahdeddin’i “hain” olarak değerlendirmesi “nesnel koşulların” düzelmeye doğru gidişiyle birlikte daha somut olarak belirdi. Atatürk’ün 1 Kasım 1922 tarihli Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili konuşmasında; “Padişah Vahdeddin’in saltanat döneminde, Türk ulusu en derin tutsaklık çukuru önüne getiriliyor. Binlerce yıldan beri bağımsızlık kavramının en soylu temsilcisi olan Türk ulusu bir tekme ile bu çukurun içine yuvarlanmak isteniyor. Fakat bu tekmeyi vurmak için bir hain, bilinçsiz, anlayışsız bir hain gerekiyordu.” diyor ve bu hainin Sultan Vahdeddin olduğunu açıklıyordu. Ona göre “bu ulusun hükümdar diye, padişah diye, halife diye başında bulundurduğu Vahdeddin (…) bu davranışıyla kendini öldürdü ve temsil eylediği yönetim biçiminin yıkılmasını zorunlu kıldı. Ulus hiçbir zaman bu hain davranışın kurbanı olmaya razı olamazdı.” Artık “Ali’yle Muaviye çağı” da yaşanacak değildi. Zaten din, “dört halifeden sonra sürekli siyasal aracı, çıkar aracı, baskı aracı” yapılmıştı. Yani kurulacak demokratik çağdaş Türkiye’de doğallıkla “hain” bir padişah – halifeye gerek kalmayacaktı.

 

Kaynaklar:

Şapolyo s. 299 – 302

Kısakürek, s. 80 v.d.; Atatürk’ü bu anlatısı için bkz: Bayur, 1/138; Mehmet Önder, Atatürk’ün Almanya gezisi, s. 39

Atatürk’ün kendi anlattıkları için bkz: Şapolyo, s. 182; Kısakürek, s. 76 v.d.

Ömer Sezgin – Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu, s. 14

Belgeler için bkz: Sezgin, s. 32 v.d.

A.S.D., IV/305 v.d.

Söylev, 1/163

Konuşmanın tam metni için bkz: Sadi Borsak (Haz.) – Gizli Oturumlarda Atatürk’ün Konuşmaları, s. 139; Sezgin, s. 62, Söylev, II/417, Ayrıca bkz: Jaeschke, s. 17; Sonyel (1973), I/46

Nutuk – Vesikalar, III/1249

Nutuk – Vesikalar, III/1249

Söylev, II/417

A.S.D., II/45

Öz, Baki; Atatürk’ün Anadolu’ya Gönderiliş Olayının İç Yüzü I s. 65 – 66 – 67 – 68

Bir önceki yazımız olan Atatürk İlkeleri ve Gerçekleştirilen İnkılaplar başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir