Çöküş Döneminde Osmanlı Sanayisinin Durumu

Çöküş Döneminde Osmanlı Sanayisinin Durumu

1900’lere gelindiğinde Osmanlı Devleti oldukça cılız bir sanayi yapısına sahipti. Mevcut sanayi tesislerinin büyük bir kısmı da, ordunun; kıyafet, savaş silah ve araçları gibi ihtiyaçlarını karşılama gayesi ile kurulmuştu. Nitekim; orduya serpuş olarak fesin getirilmesi üzerine, fes ihtiyacını karşılamak amacıyla, ilk tekstil fabrikası olan feshane (halen Defterdar) fabrikası 1836’da, Hareke Fabrikası, 1845’te ve özel sektör tarafından da Bakırköy (Zeytinburnu) Fabrikası 1850’de kurulmuştur.

 

Devletçe ordu ihtiyaçları için Beykoz’da satın alınan bir deri tesisi islah edilmek suretiyle fabrika haline getirilmiştir. Bu arada silah ihtiyaçları için, Tophane, Zeytinburnu silah ve demir fabrikaları ile Haliç Tersanesi kurulmuştur.

 

1908 yılına kadarki dönemde, özel sektörde de bazı faaliyetler görülmektedir. Gerek milli ve gerekse yabancı sermaye ile çeşitli teşebbüslere girişilmiş, Bakırköy tekstil fabrikası, Bursa ve Lübnan’da ipek fabrikaları, Beykoz’da cam ve kağıt, Beykoz İncir köyünde porselen ve cam, Beyrut’ta kağıt, Kartal’da konserve fabrikaları kurulmuştur. Fakat, kapitülasyonlar nedeniyle gümrük himayesinden yoksun bulunan bütün bu teşebbüslerin çoğunun ömrü kısa olmuş, bazıları faaliyetlerini terk etmiş ve bazıları da devletçe satın alınmıştır.

 

Bu dönemde, sanayi kesimi daha ziyade İstanbul ve çevresinde yoğunlaşmıştır. Diğer bölgelerde tarım kesiminin yoğunluğu birbirinden farklı oranlarda da olsa, kendisini hissetirmektedir.

 

Tarım gelirlerinin bölge gelirleri içindeki payı (1914)

 

Bölgelerin sanayileşme oranlarında görülen bu farklılık, kişi başına düşen ortalama gelirin bölgelere göre dağılımına da yansımaktadır.

 

Osmanlı Devleti’nde kişi başına gelirin bölgelere göre dağılımı (kuruş)

 

Tabloda da görüleceği gibi, İstanbul’da elde edilen kişi başına gelir, diğer bölgelerde elde edilen kişi başına gelirlerden, %60 ile %140 arasında değişen oranlarda daha büyüktür.

 

Ülke çapında sanayileşmeyi teşvik amacıyla 1913 yılında çıkarılan “Teşvik-i Sanayi Kanunu” harp dolayısıyla uygulanmamıştır (uygulanamamıştır). Birinci Dünya savaşının başlamasından sonra kapitülasyonlar tek taraflı olarak kaldırılmış ve milli sanayi korunması amacı ile, gümrük resimleri %15’e yükseltilmiş ise de Sevr anlaşması ile yeniden eski bağlantılara dönülmüştür.

 

Sevr Anlaşması ile getirilen hükümler, Osmanlı Deletinin daha önce kabul etmiş olduğu kapitülasyonlara göre çok daha ağırdır. Öyle ki, bu anlaşmaya göre, ülke maliyesi, İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelerinden oluşacak bir maliye komisyonunun kontrolüne terkediliyor, Duyun’u Umumiye uygulamasının yaygınlaştırılması ön görülüyordu.

 

Ne var ki, değil Sevr Anlaşması ile getirilen iktisadi ve mali hükümlerin, Osmanlı Devleti tarafından Birinci Dünya savaşından önce kabul edilmiş hükümlerin bile yeni Türk Devletinin yöneticilerine kabul ettirilmesi mümkün değildi. Atatürk, 1.3.1922 tarihinde yaptığı TBMM’nin üçüncü toplanma yılını açılış konuşmasında, Osmanlı Devletinin kabul etmiş olduğu kapitülasyonların niteliğini ve uygulama sonuçlarını dile getirmişti. Nitekim, Kurtuluş savaşının bitiminde anlaşma yapmak üzere Lozan Barış masasına söz konusu edilmiyor, yüzyılların hesapları gündeme getiriliyordu.

 

Oysa ki; bu durum oldukça farklıydı. Türk milletinin varlığı için, istiklali için, hakimiyeti için, mutlaka elde etmeye ve sağlamaya mecbur olduğu esasların, bütün Dünya tarafından kabul edilmesi gerekiyordu. Çünkü gerçekte bu esaslar, kuvvet ve liyakatla fiili ve maddi olarak elde edilmişti. Konferans masasında istenen ise, zaten elde edilmiş hususların usulen ifade ve tasdikinden başka bir şey değildi.

 

Asırlardan beri imtiyazlı muameleye alışmış bulunan İtilaf Devletlerine kapitülasyonların kaldırılmasını kabul ettirmek pek kolay olmadı. Hatta İtilaf Devletleri delegelerince heyetimize verilen ve bilhassa; adli, mali ve iktisadi konularda çok ağır hükümler taşıyan bir barış projesinin, heyetimiz tarafından reddedilmesi üzerine, 4 Şubat 1923 tarihinde görüşmeler kesildi.

 

Nihayet uzun görüşmeler neticesinde 24 Temmuz 1923 günü imzalanan ve kapitülasyonların ebediyen kaldırılmasını kabul eden Lozan Anlaşması ile aynı zamanda 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilecek olan Türkiye Cumhuriyeti‘nin temelleri atılmış oluyordu. Atatürkçü Ekonomiye gelince; Atatürk’ün yarattığı bu ekonomik ideolojinin en özlü ifadesini 1936 yılında yayınlanan 2. Sanayi planının öz sözüne yazdığı aşağıdaki satırlarda görmek mümkündür.

 

Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket iktisadiyatını devletin eline almak.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir sistemdir

 

Atatürk‘ün bu satırları uzun süre düşünülmeden, her kelimesi üzerinde titizlikle durulmadan bir önsezi ile yazılmamıştır. 1936’ya kadar bu konudaki gelişmeleri şu şekilde özetlemek mümkündür. Atatürk 1923’den başlayarak ülkede alınan ekonomik tedbirler, uygulanan ekonomik politikası, uygulama sonuçları, yapılan planlar ve yatırımlarla çok yakından ilgilenmiştir. Planlara ve yatırımlara çok yararlı, zamanında ve yerinde müdahalelerde bulunmuştur. Zamanında yerli ve yabancı uzmanlarca hazırlanan iki “Sanayi Planı“nı dikkatle incelemiş, yatırımların başlaması, bitişi ve uygulamalarını yakından izlemiş, birinci (1933-1937) Beş Yıllık Sanayi Planı‘nın %100 oranında gerçekleşmesini sağlamıştır.

 

Atatürk, her çalışmada plan fikrine değer verir ve meselelerin bütün açıklığı içinde bir sıraya göre tertip edilmesini isterdi. Bunu tarih çalışmalarında verdiği şu direktifte görmek mümkündür; “Her kavmin, siyasi ve askeri tarihi, esas meseleleri teşkil ederse de, asıl medeniyet müesseselerinin teferruatı ile incelenmesi ve bilinmesi lazımdır.” Demiş ve belli bir plan üzerinde çalışmasını istemiştir.

 

İlk Beş Yıllık Ekonomi Planı hükümetçe ele alındığı zaman getirilen dökümanları ayrı ayrı inceleyen Atatürk, bunlar üzerinde işaretler yapmış, notlar koymuş, Başbakan ve Bakanlarla meseleyi tartışmıştır. Beşer yıllık sanayi devlet planlarını Cumhuriyet devriminin en büyük başarılarından biri olarak sayabiliriz. Bu planın amacı milleti ekonomik bakımdan refaha kavuşturmaya devlet elinin uzatılmasıydı.

 

Atatürk, memleket kalkınmasının da planlı çalışma ile başarılı olacağına inanmış ve bunu kendi devrinde başarılı bir şekilde tatbik etmiştir.

Bir önceki yazımız olan Aram Manukyan ve Van İhtilal Örgütü başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir