Kapitalizm Hegemonyası Sosyal Politikanın Zavallılığı

Kapitalizm Hegemonyası Sosyal Politikanın Zavallılığı

Kısaca söylemek gerekirse, günümüzdeki ekonomi anlayışını tanımlamak açısından çoğu zaman neo-liberal politikalardan söz edilse de, küreselleşen piyasa adı altında giderek küreselleşen bir kapitalizm gerçeğinden ve kapitalizmin artan hegemonyasından söz etmek daha doğru görünmekte. İçinde bulunduğumuz küresel/toplumsal kaosun büyük ölçüde küreselleşen kapitalizmin tüm öteki toplumsal sistemleri hegemonyası altına alacak bir güç kazanması, bir toplum/dünya düzeni (veya imparatorluk) haline gelmesiyle ilgili olduğunu düşünen epeyce yazar olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla her ne kadar serbestçe işleyen bağımsız bir piyasa ekonomisi içinde yaşadığımız iddia edilse de, birçok yazar yaşadığımız küreselleşmenin gelişmiş ülkelerin ve sermayenin ihtiyaçları ile kapitalizmin mantığı çerçevesinde belirlendiğini söylemekte ve de kapitalizmin ekonomik sistemin ötesine geçen bir küresel/sosyal sisteme dönüştüğünü vurgulamaktadır (Wivel, 2004; Köse ve Öncü, 2003; Hard ve Negri, 2001; Falk, 2001; Stiglitz, 2002; Gilpin, 2000; Beck, 2000).

 

Bu hegemonyanın, ekonomi politikaları dışında, siyasal sistemi ile devlet anlayışı ve yapılanmasını etkisi altına aldığı da bir gerçek. Örneğin biliyoruz ki, birçokları için demokrasi ve piyasa, ya da kapitalizm ve demokrasi birbiriyle örtüşen iki olguya dönüşmekte, ayrılmaz bir bütün olarak algılanmaktadır.3 Örneğin Friedman ve Hayek gibi liberal düşünürler, demokrasinin ancak kapitalist sistem veya serbest piyasa ile mümkün olacağını söylemektedirler (Friedman,1988; Hayek, 1993). Gelişmiş ülkelerin başarısı da büyük ölçüde piyasa ve demokrasinin birlikte işleyişine bağlanmakta, hatta “daha fazla kapitalizmin, daha fazla ekonomik ve sivil özgürlük anlamına geldiği” ileri sürülmektedir (Hanke, 1997; Kurten, 1999). Özellikle Doğu Bloğu ülkelerinin serbest piyasaya geçmelerinden sonra artık kapitalizmin kendi zaferini ilan ettiği ve neredeyse tartışmasız biçimde eski Doğu Bloğu ülkelerinde olduğu gibi yeni demokratikleşen ülkelerde de demokrasinin “serbest piyasayla” özdeşleştirilir hale geldiğini söylemek de yanlış olmasa gerek (Woods, 2003, 277). Kuşkusuz küresel kapitalizmin siyasal ve sosyal sisteme dönüşmesi de bu anlayış içinde çok daha kolay olmaktadır.

 

Oysa bu hegemonyanın gerek küresel gerek toplumsal düzeyde varlığını büyük ölçüde eşitsiz ilişkilere dayandırdığı ve eşitsizlikler içinde güç kazandığı açıktır. Bu nedenle, emeğin siyasal-toplumsal yapı içinde daha etkin olduğu toplumlarda (genel olarak Avrupa’daki refah devletleri) hem emek adına verilen tavizler göreceli olarak daha sınırlı kalmakta hem daha işler bir demokrasi hayat bulmaktadır. Sosyal demokrat refah devleti modelinde olduğu gibi sosyal eşitliğin siyasal-toplumsal bir değere dönüştüğü ülkelerde ise bu anlayıştan geri adım atılmasının daha zor olduğu anlaşılmaktadır. Buna karşın, sosyo-ekonomik koşullar gibi haklar açısından da yetersiz konumda bulunan ülkelerde, kapitalizmin hegemonyasını kurmak daha kolaylaşmaktadır. Örneğin gelişmekte olan veya piyasa ekonomisine geçen ülkelerde ne piyasanın piyasa ne de demokrasinin demokrasi olduğu dile getirildiği gibi (Chossudovsky,19899; Minc, 1995), bu ülkelerde sosyal eşitsizliklerin daha arttığı da bilinmektedir. Ancak egemen ideolojinin ve kapitalist düzeninin bu “sözde” serbestlik, eşitlik ve demokrasi anlayışı üzerine kurulduğu, bundan destek aldığı da ortadadır.

Türkiye’de de 80 sonrası yukarıdan dayatılan iktisadi liberalizmle burjuvazinin ideolojik hegemonya idealine kavuştuğu (Keyder, 2005, 297) ve ekonominin başlıca hedefinin dünya ekonomisiyle bütünleşme olduğu bilinmektedir. Yalman’ın dediği gibi, toplumsal kesimleri bir araya getirmek ve de ortaya çıkan sorunlara karşı tepkilerini kontrol etmek açısından kullanılan bu amacın, burjuvazinin hegemonya projesinin hedeflerine ulaşmasına yardımcı olduğu da açıktır (2004, 67-68). Gerçekten bu dönem içinde Türkiye’de devletin, alt-yapı yatırımlarından özelleştirmelere, banka, para, faiz politikalarından vergi politikalarına kadar uzanan geniş çaplı bir dönüşüm geçirdiği, bu dönüşümün temel amacının da küresel kapitalizme eklemlenmek ve piyasa toplumuna dönüşmek olduğunu yadsımak mümkün değildir.

 

Bu dönüşüm içinde gerileyen ideolojik ve siyasal güçler nedeniyle, ulus devlet uzun mücadeleler sonucunda kazanılan sosyal boyutlarını birer birer terk etmekte, eğitim, sağlık, konut gibi kamu hizmetleri piyasalaşırken sosyal güvenliğin bireysel güvenlik arayışına dönüşmesi istenmektedir. Sendikal hakları var etmek ise giderek zorlaşırken çalışma hakkı diye bir hak gündemden çıkarılmaktadır. Bu koşullar aslında kimilerince ileri sürüldüğü gibi ulus-devletin değil, fakat devletin sosyal boyutlarının yok olmaya gittiğini söylemek de daha doğru görünmekte. Aslında sosyal sorumluluktan giderek uzaklaşan, dış dünyaya entegre olmanın ötesinde ciddi bir kaygı duymayan bir devlet ve siyaset anlayışının gerçekte bireyler ve toplum için ne anlamı olacağı gibi bir soruyu sormak için de epeyce neden ortaya çıkmaktadır. Sosyal adalet ve demokrasi ilişkisini konu alan tartışmalarının arkasında bu sorunu yattığı da söylenebilir.

 

Dolayısıyla bir yandan ulusal politikalar gerilerken, öte yandan bu gerilemeyi tersine çevirecek güçlerin yetersizliği nedeniyle yalnız ulusal devletler değil, gerçekte bu düzeyde işleyen siyaset ve demokrasi işlevini yitirmektedir. Küresel kapitalizmin hegemonyasının gerilettiği veya işlevsiz bıraktığı üç alan var ki, bu alanlardaki güç kaybı demokrasi açısından da çok önemli: Ekonomi karşısında sosyal devlet ve sosyal politika gerilemekte, sermaye karşısında emek güç kaybetmekte, piyasa karşısında siyaset artık tümüyle devreden çıkmamış olsa da çaptan düşmektedir; birbiriyle ilintili ve birbirini destekleyen bu üç ilişki içinde, her birinin mücadele aracı olarak önemini yitirmesi de kaçınılmaz olarak sorunu büyütmektedir (Koray, 1997, 50-51). Bu koşullar altında yaygın ve çok boyutlu sosyal/küresel sorunlar yaşanıyor olsa da, ortaya çıkan güç dengesizliği ve gerileme içinde siyaset ve demokrasinin yeterli bir mücadele aracı olması kolay görünmemektedir. Tam aksine toplumsal düzeyde sosyal eşitsizlik ve adaletsizlikler büyürken, ekonominin işleyişine ilişemeyen “eli kolu bağlı” bir devlet söz konusu olmakta, sosyal devlet anlayışı ve sosyal politikalar tümüyle reddedilmese bile siyasetin veya devletin önceliği olmaktan çıkmaktadır. Dolayısıyla bu devlete sosyal sorunlar karşısında tümüyle seyirci kalıyor diyemesek de, yangınları söndüren “itfaiyeci” rolünden öte bir rol verildiğini söylemek de zor.

 

Kaynak: Sosyal Politikanın Anlamı ve İşlevini Tartışmak, Prof, Dr. Meryem Koray

Bir önceki yazımız olan Demokrasi Nedir? Demokrasi Türleri Nelerdir? başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir