Türk İnkılabında Tarihin ve Dilin Rolü

Türk İnkılabında Tarihin ve Dilin Rolü

Türk milli tarihinin 2000 yıllık bir geçmişi vardır. Bu süre, bilinen şüphesiz yazıya geçirilmiş tarihtir. Hunların muntazam bir devlet kurmalarına bakılırsa, Türklerin çok daha erken zamanlarda devlet kurma kabiliyet ve becerisine sahip oldukları rahatlıkla anlaşılır. Dünya tarihine bakıldığında, Doğu ve Batı milletlerinin zaman zaman birbirleri üzerine akınlar yaptıkları görülür. Bunlar, kavimler göçü olarak da tanımlanmıştır. Bu göçlerle, Doğulu ve Batılı toplumlar birbirlerini tanıma fırsatı bulmuşlardır. Bu göçler sonucunda, yeni yeni medeniyetler teşekkül etmiştir. Böylece Türk milleti, medeniyet tarihinde müstesna bir yer edinmiştir.

 

Tarih boyunca, nerede bir Türk devleti ömrünü tamamlamışsa, bunun yıkıntıları üzerinde yeni yeni devletler kurulmuştur. Türk milletinin yaşama hakkı hiçbir zaman kaybedilmemiştir. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, yeni bir devlet kurma gücü Türk milletinde her zaman mevcut olmuştur. Bunun en güzel ve çarpıcı misali 30 Ekim 1918 Mütarekesiyle fiilen, 16 Mart 1920 İstanbul’un işgaliyle de hukuken sona ermiş olan Osmanlı Devleti‘nin enkazı üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti‘nin kurulmuş olmasıdır. Bu yeni devletin, öncekinin yıkılmasını önleyemeyen kurumlarla yaşaması mümkün olamazdı. Bunun için bütün teşkilatıyla, kurumları ile, iç ve dış siyaseti ile maddi ve manevi hayatıyla zamanın istek ve arzularına uymak zorundaydı. Çağdaşlaşmak yahuh “Medeni milletler seviyesinin üstüne çıkmak” yeni devletin milli ülküsü ilan edilmiştir.

Gazi Mustafa Kemal, Türk inkılabını gerçekleştirirken son derece ihtiyatlı davranmıştır. Ortadan kaldırılmasını zorunlu bulduğu her müessesenin tarihi seyrini inceden inceye etüt etmiş, bugünkü hayat için artık bir değeri kalmadığı kanaatine vardıktan ve bunun bütün delilleriyle herkese anlattıktan sonra harekete geçmiştir. Yeni müessesede, eskinin fena taraflarından büyük bir titizlikle kaçınırken, Türk tarihinde bulunduğu yüksek değerleri büyük bir heyecanla belirtmiştir. Böylece yeni nesillerin milli duygularını kamçılamak, kendilerine güvenlerini arttırmak için ataların başarılarında zengin bir hazine, engin bir kuvvet kaynağı bulmuştur. (Bekir Sıtkı Baykal, “Atatürk Devrimlerinde Tarihin Rolü”, RCD Semineri Tebliğileri, Ankara, 1972, s. 96)

 

Türkler, İslamlıkla ilk kez sınırlarda karşılaşmış, diğer birçok milletten farklı olarak, hiçbir zorlama ve tabiiyet belirtisi olmadan İslamlığı kabul etmişlerdir. Müslüman oldukları halde Ortadoğu’ya gelmişlerdir. Selçüuklular, büyük bir Türk kitlesini, Anadolu’ya sevk ettiler. Türkiye Selçukluları, İslam dünyasını Avrupa’nın muazzam Haçlı ordularına karşı korudular.

 

Osmanlı Devleti kendini “ila-i Kelimetullah“a ve savunmasına adamıştı. 600 yüzyıl önce başarılı olarak Avrupa’nın güney doğusunda İslam hakimiyetini kurmak, sonra batının amansız karşı saldırısını durdurmak ya da gecikmek için, hemen hemen devamlı olarak, Hristiyan Batı ile savaş halinde idiler. Osmanlı Türkü için bütün ilk İslam anayurtlarını içine alan Osmanlı Devleti, İslamiyet‘in ta kendisi idi. Osmanlı toprakları memalik-i İslam, Osmanlı hükümdarı padişah-ı İslam, orduları Asakir-i İslam, dini başkanı Şeyhülislam, halkı da Müslüman idi. Osmanlı Türkleri kendilerini İslamlıkla özdeş görmüşler. Diğer herhangi bir Müslüman devletten çok daha büyük ölçüde hüveytlerini İslamlık içinde eritmişlerdi. Türk kelimesi, Türkiye de hemen hemen kullanılmaz iken, batıda Müslüman’ın eş anlamı haline gelmesi ve Müslüman olmuş bir batılıya Türk olmuş denmesi ilginçtir.

 

Kaynak: Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Prof. Dr. Ayhan ÖZTÜRK, Arka Oda Yayınları, 2. Baskı s. 354,  355, 356

Bir önceki yazımız olan Fransa ile İlişkiler ve Hatay Meselesi başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir